 Administrator Gerçek Forumcu

Kayıt: 12.02.2011 Konular: 33 Mesajlar: 15
 OFFLINE | Richard Dawkins Gen Bencildir kitabının önsözünde:
Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin yaklaşık yüzde 99.5 ortaktır. Yine de birçok mantıklı insan şempanzeye eğribüğrü, tuhaf bir yaratık olarak bakar ve kendisini Mutlak Yaradan’a ulaşmak yolunda bir basamak taşı olarak görür.
Evrimci için böyle bir şey olamaz. Bir türü diğer bir türden üstün kılacak hiç bir nesnel dayanak yoktur.
Şempanze ile insan kertenkele ile mantar hepimiz; üç milyar yıl kadar önce doğal seçilim olarak tanıdığımız bir süreç içinde evrimleştik.
Her tür içerisinde kimi bireyler diğerlerinden daha çok sayıda yaşamını sürdürebilen döl vermişlerdir.
Buna bağlı olarak da üreme bakımından başarılı olan bireyin kalıtsal özellikleri (genler) bir sonraki nesilde sayıca artmıştır diye yazar
= = = =
Dawkins Bencil Gen ismini verdiği kitabının hemen başında (önsözünde) yazdığı yukarıdaki cümleyi şempanzelerden insana olan evrimi birebir gözlemlemiş (inkar edilemez bir gerçek) gibi kesin bir dille yazmıştır.
Taraftarları için evrim en büyük gerçektir. Evrim ile çelişen, evrimi yalanlayan hiç bir bilimsel bulgu olamaz. Olursa bilimsel değildir.
Evrimciler genelde en baştan yaratılış teorisi öngörülerine kapılarını açılmamak üzere kapattıklarından kendilerini rastlantılarla oluşan varoluş düşüncesinin dar ve sığ hapishanesine kapatırlar, tek yönlü düşünmeye tek yönlü sonuçlar almaya zorlanırlar.
Akıl ve bilim dışı, genelde saçma fakat evrim paralelinde kimi varsayımları, hayal ürünü senaryoları yadsınamaz gerçeklermiş gibi kabul etmeleri ve savunmaları bu nedenledir.
Fark edileceği gibi bu mantık; (tek yönlü olduğundan) sert bir dille eleştirdiği; akıl, mantık ve bilim dışı olmakla suçladığı karşıt teorilerin mantığıyla temel yönünden aynıdır.
Bir bakıma karşıt teorileri, varoluşu yaratılışa indirgeyerek kolaycılığa kaçmakla suçlarken aynı büyük hatayı kendisi de düşmüş, varoluş rastlantılarla oluştu kolaycılığını kaçmıştır.
Fakat bilim kanıt ister.
Doğruluğu şüpheli varsayımları kesin gerçekler gibi kabul edip bulguları buna uygun yorumlar, kanıtlar diye akla, mantığa, bilime uymayan; genelde hayal ürünü şöyle oldu böyle oldu senaryolarını gösterirseniz bu bilimsel bir yaklaşım olmaz. Olsa olsa koyu bir taassup olur.
Tek yönlü düşünce ise taassup olarak tarif edilir ve bilimin en büyük düşmanıdır.
Materyalistlerin materyalizmi (tabiî ki evrim teorisini) bilimsellikten çıkarıp bir din haline getirmeleri bu nedenledir.
Dawkins gibi evrim teorisi taraftarları elbette ki insanların şempanzelerden evrimleştiğini (ve diğerlerini) inanabilirler. Buna ne bizim, ne de bir başkasının herhangi bir itirazı olamaz. İnanç özgürlüğünü yürekten inananlardanız.
İtirazımız Dawkins’in inancını bilimsel bir gerçekmiş gibi gösterme çabalarınadır.
Henüz kanıtlanmamış varsayımları inkârı mümkün olmayan gerçeklermiş gibi kabul edip, bulguları bunlara uygun yorumlarsanız; keskin dillerle eleştirdiğiniz, yobazlık olarak tarif ettiğiniz tek yönlü düşüncenin, diğer ifade ile taassubun en koyusunun içine düşmüş olursunuz.
Eleştirdiğiniz, yobazlıkla, geri kafalılıkla suçladığınız kişilerden bir farkınız olmaz.
Dawkins’in yukarıdaki ifadesi evrimcilere özgü bir şöyle oldu böyle oldu edebiyatının klasik bir örneğidir.
Kesinlik ifadeli bir üslupla yazılmıştır ama (bilimsel bulgulara dayanmadığından) genelde hayal ürünü senaryoların bileşkeleridir.
Gerçekten de insanlar şempanzelerden mi evrimleşti?
Dawkins gibi taassup sahibi evrimcilerin bu soruya verdikleri cevap kesin bir evettir. Bunda (kendilerine göre kanıtlar ortaya koyduklarından) en küçük bir şüpheleri dahi yoktur.
Fakat aklı başında, bilimsel tarafsızlığını yitirmemiş gerçek bilim insanları yukarıdaki soruyu (önemi nedeniyle) yanıtlarken çok derin düşünürler, konuyu enine boyuna irdelerler, daha da önemlisi gerçek bilimsel kanıtlar ararlar.
Hayal ürünü, genelde şöyle oldu böyle oldu edebiyatı olan sahte kanıtlara itibar etmezler.
Eğer bilimsel kanıtlarla desteklenmiyorsa varsayımlar gerçek olamazlar. Olsa olsa bir teori yada da hipotezdirler.
Gerçek olmayanları inkarı mümkün olmayan gerçeklermiş gibi tanımlamak, daha da kötüsü diğer bulgulara gerçekliğinden şüpheli bir varsayımı bir mihenk taşı olarak kullanıp değerlendirmek çok büyük hata ve hatta bilime ihanet olur.
Bütün mantıksızlığına rağmen evrime inanan taassup sahibi bazı kişiler dışında bu varsayıma (bilimsel kanıtlara dayanmadığından) aklı başında hiç kimse inanmaz.
Bunun nedeni de şempanzelerle insanlar arasında aşılması mümkün olmayan pek çok engellerin olmasıdır. Her iki canlı ayrı ayrı türlerdir.
Dawkins’e (ve diğer evrimcilere göre) insanların şempanzelerden evrimleştiğinin en büyük kanıtı %99’a varan genom benzerliğidir.
Yukarıdaki genom benzerliği oranını doğru, gen sayısını 5 milyar kabul edersek şempanzelerle insanlar arasındaki farklılık (toplam gen sayısının yüzde biri) elli milyon olur.
Elli milyon farklılıkta maymunlarla insanlar arasındaki farklılıkların tümünü rahatlıkla ifade eder.
Kaldı ki fiziksel benzerlikleri olan iki canlının genom benzerliğinin olması son derece doğaldır.
İlginç olan ise insanla yaşamın yakın geçmişinde (örneğin on milyon yıl öncesinden) evrimsel yönden herhangi bir bağlantının olmadığı canlılarla yüksek denebilecek oranlarda (örneğin nematod solucanlarıyla %60) genom benzerliğinin olmasıdır.
Bu konuda kangurulardan tutun da ahtapotlara kadar pek çok örnekler verilebilir.
Evrimci öngörülerini doğru kabul edersek bütün bu canlıları maymunsulardan sonra insanların evrimsel yönden en yakın akrabaları kabul etmemiz gerekecektir.
Ayrıntılı bilgi isteyen okuyucularımız insanın evrimi bölümündeki yazıları göz atabilirler.
Canlılar arasındaki yapısal benzerlikler tüm canlıların aynı malzemeden (karbon temelli seksen element ve bileşiklerinden) var edilmiş olmaları nedeniyledir.
Tüm evren (varsa diğer canlılar) bu elementlerden oluşmuştur. Bunun başka bir yolu yoktur.
Kimi canlılar arasındaki anatomik benzerlikler (örneğin organ banzerlikleri) benzerlikler oranını artırabilir.
İnsan maymun genom benzerliği dış görünüş benzerliği kadar benzer organlara sahip olmamız nedeniyledir.
Bir evrimci benzerliklerin evrime kanıt olduğunu ısrarla vurgular. Böylesine basit bir gerçeği evrime kanıt olarak göstermek ancak olayları tek yönlü bakma alışkanlığında olan evrimci mantığıyla mümkün olabilir.
Fakat öyle durumlar vardır ki hiç bir benzerlik olmadığı halde evrimsel bir bağın kurulması gerekir.
Bu gerçekte benzerliklerin evrime kanıt olduğu varsayımını temelden çürütür.
Çünkü yaşamın temelleri olması gereken prokaryot ve ökaryot hücreler arasında en küçük bir benzerlik dahi yoktur.(Prokaryot ökaryot hücreler bölümüne bakınız)
Genom benzerlikleri üzerine yapılan araştırmalar evrim teorisini rahatlıkla alt üst edebilecek sonuçlara ulaşmıştır. (ilgili konulara bakınız)
Tersinim teorisinin bu öngörüsü bilimsel gerçeklerle birebir uyuşur.
Maymunsularla (Dawkins’in örneğine göre şempanzelerle) insanlar arasında aşılması mümkün olmayacak kadar büyük, derin ve geniş farklılıklar vardır.
Örneğin maymunsular 48, insanlar ise 46 kromozomludur.
Bir evrimci için (elbette ki Dawkins için) bu kromozom sayı farklılığı sorunu maymunsuların bir çift kromozomunun telemorler vasıtasıyla ayrılmamak üzere birleşmesi sonucu ortadan kalkmıştır.
Evrimciler bu varsayıma (maymunsuların bir kromozomunun birleşmesi, bu yolla kromozom sayısının 48 den 46 ya inmesi varsayımına) kanıt olarak doğal olan ve evrimle uzaktan yakından ilgisi olmayan genom benzerliklerinden bir bölümü gösterirler.
Fakat tarafsız; aklını, mantığını kullanabilen herhangi bir insan bu varsayımda bazı yaman çelişkilerin olduğunu hemen fark eder.
Bir çift kromozomu birleştiği iddia edilen canlı evrim teorisine göre olgun yaşta bir australopiketus (evrim teorisine göre maymunlardan insanlara evrimin en alt atası kabul edilen canlı) olmalıdır.
Bu tür çok hücreli canlı bedenlerinde yaklaşık iki yüz trilyon hücre vardır ve bu hücreler (kas hücreleri, sinir hücreleri, kan hücreleri, kemik hücreleri vb.) çeşitlidir.
O zaman sormak gerekir.
Telemorler yoluyla bir çift kromozomu birleşen hücre hangi hücredir?
Hayali en güçlü bir evrimci bile tüm hücrelerin bir çift kromozomunun birleştiğini iddia edemez. Çünkü bu iddia makromutasyona uğrayan bir maymunsunun (örneğin üzerine yıldırım düşen bir australopiketusun) bir anda insana dönüşüverdiği anlamına gelir.
Tüm hücre kromozomların zaman içinde kademeli olarak birleştiği varsayımı ise pek mantıklı olmaz.
Bunun nedeni bu tür değişim gösteren hücrelerin canlı vücutlarında tutulmayacağı, savunma korunma mekanizmalarıyla dışlanacağı, hemen imha edileceği gerçeğidir.
Canlı vücutları yabancı olarak algıladıkları bir hiçbir oluşumu bünyelerinde tutmazlar.
Bu konuda evrimciler (her şey yolunda gitse bir çift kromozom birleşse bile) çok basit bir gerçeği de nedense göz ardı ederler.
Bu basit gerçekte 48 kromozomlu bir maymunsunun bir çift kromozomu birleşince kromozom sayısının 46 değil (23 çift artı tek) 47 olacağıdır.
48 kromozomun iki çifti aynı anda birleşirse sayısı 46ya ancak iner. Bu da kromozom birleşme mucizesi aynı anda iki kere gerçekleşmesi demektir.
Fakat aynı anda iki mucize gerçekleşse bile değişime uğrayan iki yüz trilyonluk bir bedendeki herhangi bir hücre olursa bu hücrenin evrime neden olması düşünülemez.
Bir çift kromozomu birleşen hücrenin yeni aşılanmış bir embriyo olması da bu gerçeği değiştirmez.
Rastlantılarla bir çift kromozomu birleşen hücre bir üreme hücresi (örneğin bir dişi yumurta hücresi) olsa netice değişir miydi?
Canlımız bir maymunsu olduğuna göre normal bir dişinin yumurtası 24 kromozomludur. Bir çifti birleşince kromozom sayısı 23e iner ki bu da evrimin istediği sayıdır.
Fakat maymunsular pek çok canlı gibi eşeyli üreyen canlılardır.
Diğer ifade ile uğradığı makro mutasyonlar sonucu yumurtasındaki kromozom sayısı 23 e inen dişimize bir de erkek lazım olur.
Bu nedenle aynı mucize senaryonun bir de erkek maymunsu için oluşması gerekecektir.
Fakat bu tür canlılarda bir erkek atmığında iki yüz elli milyon civarlarında sperm bulunur.
Spermlerden birinin ve hatta bir kaçının yine makro mutasyonlarla kromozomu birleştiğini varsaysak bile bu spermler yumurtayı aşılar mı?
Aşılasa bile 46 kromozomlu bir embriyo 48 kromozomlu bir anne bedeninde yaşayabilir mi?
Yaşadığını kabul edersek bu bir maymunsunun bir insan doğurduğu anlamına gelecektir.
Böyle bir oluşum mümkün müdür?
Görüleceği gibi bir mucizeler dizimi olarak tanımlanabilecek bu rastlantısal oluşumları hayal gücümüzü kat be kat aşarak olabildiğince zorlasak, en olmayacakları olur kabul etsek bile 48 kromozom 46 kromozoma indirilememektedir.
Richard Dawkins’in olabildiğince basitleştirerek birkaç cümle ve bir kaç şema ile geçiştiriverdiği bu sorun gerçekte evrimin önünde aşılması mümkün görülmeyen ulu dağlar gibi durmaktadır.
Evrimcilere nacizane tavsiyemiz:
Türlerden türlere geçilemeyeceğini kabul ediniz.
Çünkü türler milyonlarca ayrıntılardan oluşmuş temel şablonların bütünselliğinden meydana gelmişlerdir.
Türlerden türlere geçiş için milyonlarca ayrıntının en azından kısmen değişip yeni şablonlar oluşturması ve bu şablonların bir başka canlı türü için yeniden örgütlenmesi gerekecektir ki bu da imkansız kere imkansızdır.
= = =
Konuları ve gerçekleri evrimin öngörülerine uygun olarak eğip bükmek, kimilerini olabildiğince maddeye indirgeyerek basitleştirmek, kimilerine ise yine evrimin gereklerine uygun olarak olabildiğince karmaşıklaştırıp içinden çıkılmaz hale getirmek evrimcilerin bilinen taktiklerindendir.
Richard Dawkins buna bağlı olarak da üreme bakımından başarılı olan bireyin kalıtsal özellikleri (genler) bir sonraki nesilde sayıca artmıştır diye (kesin bir dille) yazabildiğine göre bu konuda güçlü kanıtlara sahip olmalıdır.
Fakat Dawkins herhangi bir kanıt göstermez. Bu nedenle yukarıdaki cümlesi evrimcilere özgü bir şöyle oldu böyle oldu edebiyatıdır ve bilimsel bir değeri yoktur.
Bir canlı kalıtsal özelliklerin diğer nesillere artırarak aktarabilir mi?
Kalıtım kanunları ve canlılardaki değişmezlik ilkesi bu soruya kesin bir dille hayır cevabını verir.
Canlı gen havuzlarını zenginleştiren hiçbir mutasyon gözlenmemiştir.
Canlılar korunma, savunma ve bağışıklık sistemleriyle dış etkenlerin (mutasyonların) olumsuz etkilerinden kendilerini korumaya çalışırlar.
Yapılan bilimsel gözlemlerin sonuçları zenginleşme bir yana fakirleşme (tersinim) yönündedir.
Richard Dawkins Gen Bencildir kitabı için düş gücüne seslenmek üzere tasarlandığını fakat bir bilim kurgu olmadığını bilimin ta kendisi olduğunu iddia eder.
Richard Dawkins’e göre canlılar (dolaysıyla biz insanlar) birer yaşamkalım makineleri, genler adıyla bilinen bencil moleküllerini körü körüne korumak için programlanmış robot araçlarıdır.
Diğer ifade ile insanlar da dahil tüm canlılar genlerin kontrolünde yaşarlar, ürerler ve ölürler.
Bu arada yukarıdaki ifadenin tersinim teorisinin canlılar varoluşlarındaki yapılarını korunma, savunma ve bağışıklık sistemleriyle korumaya çalışırlar öngörüsünün paralelinde gibi görünürse de (insan söz konusu olduğunda) bazı yönlerden ayrılır.
Öncelikle Richard Dawkins’in bu varsayımına (insanlarda dahil tüm canlıların genlerin kontrolü altında olduğu varsayımına) katılmadığımızı belirtelim.
Katılmama nedenimiz ise insanları hayvan denen diğer canlılardan ayıran farklılıkları görmemiz, bilmemiz ve inanmamızdır.
Tersinim teorisine göre insanlarda ruh ve nefis (can) denen iki metafizik güç vardır. Nefis (can) tamaman genlerin kontrolünde olabilir ama ruh değildir.
Ruh insanları hayvanlardan ayıran insansı meziyetlerin kaynağıdır.
Hayvan denen insan dışındaki diğer canlılar genlerin kontrolü altındadırlar. Genlerin emrettiklerini yapmaya şartlanmışlardır.
Örneğin bir hayvanı kızdırırsanız kızar, korkutursanız korkar. Hiç bir zaman duygularını ve duygularının yönlendirdiği hareketlerini kontrol altında tutmaz. Buna gerek duymaz. Böyle bir kontrol yapma yeteneği yoktur.
Ama insan öyle değildir.
Duyularını, hareketlerini kontrol altında tutabilir. Örneğin kızarsa kızmanın normal kabul edilen hareketlerini yapmaktan kendini alıkoyabilir.
Duyu ve hareketlerini kontrol etme sadece insanlara özel insansı meziyetlerin sonuçlarıdır.
Söylemek istediğimiz kısaca şudur.
Hayvanlar genlerinin kontrolü altındadırlar, bu nedenle hareketlerinden sorumlu değildirler ama insanlar bu yönden hayvanlardan farklıdırlar. Zaten bu nedenle insandırlar.
İnsanlar gensel tepkimeleri insansı mezyetleri sayesinde kontrol edebilirler. Tam karşıtı tepki verebilirler. Diğer ifade ile insanlar genlerinin esiri değildirler.
İnsanları da hayvanlar gibi genlerinin kontrolünde zanneden Dawkins çok kötü bir şekilde yanılmaktadır.
Richard Dawkins’in bu kitabı yazma amacının insansı meziyetleri ret ve inkar ederek insanlarında genlerinin kontrolünde birer hayvan olduğunu kanıtlama amaçlı olduğu kesindir. Bu kavramda (insansı meziyetlerin inkarı kavramı) evrim teorisinin temellerinden biridir.
Dawkins aklı sıra insanları hayvan mertebesine indirgeyerek bilimsellikten çıkarıp bir din haline getirdiği teorisini kanıtlama çabasındadır.
Dawkins kitabının önsözünde bir türü diğer bir türden üstün kılacak hiç bir nesnel dayanak yoktur diye yazarak bu amacını en baştan açığa zaten vurmuştur.
İnsanı meziyetleri kaldırıp atarsak insan denen ÖZEL canlının bir hayvandan farkının olmayacağı açıktır.
Fakat insansı meziyetler yoktur demekle bunu iddia etmekle, insansı meziyetler yok olmaz.
Çünkü insansı meziyetler vardır, biz bunu inkarı mümkün olmayacak bir şekilde gözlemliyoruz, daha da önemlisi YAŞIYORUZ.
Dawkins ayrıca canlılığı konu edinen biyoloji ilminin gizemin (bilinmeyen, henüz meçhul olanın) ta kendisi olduğu itirafında bulunur.
Bulunur ama gerçekliği kanıtlanmamış henüz teori ya da hipotez aşamasında kalmış bir takım olguları (örneğin evrimin temellerini ve mekanizmalarını) inkarı mümkün olmayan gerçeklermiş gibi göstermekten de geri kalmaz.
Bu tutumu ile yukarıdaki itirafı (biyolojinin gizemin ta kendisi olduğu itirafı) birbiriyle çelişir. Tam olarak bilmediklerinizi gerçekler diye takdim edemezsiniz.
Richard Dawkins’e göre Charles Darwin neden yaşadığını bilmeyen insanlık için çevreyi aydınlatan bir Güneştir. Onun ışıklarıyla bilimin yolları aydınlanmıştır.
Charles Darwin’in yazdığı, evrimin temellerini ortaya koyduğu Türlerin Kökeni kitabındaki bazı saçmalıkları, tutarsızlıkları görmezlikten gelerek neden yaşadığını bilmeyen insanlığa gerçeği arama yolunda yeni bir yön verdiğini, yeni bir boyut kazandırdığını kabul etsek bile sonuçta ortaya konulanlar kanıtlanmış gerçekler değildir, şüpheli varsayımlardır.
Gerçekliği kanıtlanmamış, bu nedenle şüpheli varsayımları bilimin tek gerçeği olarak kabul edip, tüm bulguları buna endekslemek, buna uygun yorumlamaya çalışmak ne kadar doğru ve bilimsel olur?
Bu tutum aynı zamanda aklı, mantığı dolaysıyla bilimi doğru olduğu şüpheli tek bir yöne odaklamaya zorlama olur ki bu bir taassuptur.
Dawkins’e göre Darwinin doğal seçilim yoluyla evrim kuramı doyurucudur. Yine Dawkins’e göre Darwin varoluşla ilgili zor soruya bir yanıt sağlar ki bu şu ana kadar verilen en olası yanıttır.
Fakat Dawkins’in bu sonuca ulaşmasının şaşırtıcı bir yanı yoktur.
İki cevaplı bir sorunun cevaplarından birini en baştan ret ve inkârla yok kabul ederseniz diğer cevabı (bilim ret etse, akıl ve mantık dışı olsa dahi) doğru olarak kabule mecbur kalırsınız.
Biz buna tek cevaplılığa (alternatifsizliğe) mahkum olma diyoruz ki diğer adı taassuptur.
Bir bilim insanı olduğunu duyduğumuz Dawkins’in tek yönlü bir seçim yapmadan önce diğer cevabı da dikkate alması, bilimsel kanıtlar gösterilerek çürütmesi beklenirdi.
Fakat o diğer cevabı yok kabul etmiş, aklını mantığını kendi eliyle tek cevaplılığın (alternatifsizliğin-taassubun) hapishanelerine tıkmıştır.
Evrimcilerle (madde ve rastlantıları Var Edici kabul etmeleri nedeniyle) ateşi varoluşun tek nedeni zanneden ve buna gönülden inanan bir ateşperest ya da Güneşi Var Edici zanneden putperestler arasında herhangi bir fark olmaz.
Bilim her şeyden önce özgürce düşünme ve üretmeyi gerekli görür. Tek yönlü düşünmek bir taassuptur ve bilimin en büyük düşmanıdır.
Bilim her türlü taassubu, önkabulü şiddetle ret eder.
Taassubun, şartsız önkabulün, tek yönlü düşünmenin bilimde yeri yoktur ve olmamalıdır.
Halbuki Richard Dawkins en baştan henüz gerçekliği kanıtlanmamış bir teoriyi inkar edilemez, tartışılamaz bir gerçek kabul ederek evrimi taassup haline getirmiş, bilimin tarafsızlığını temelinden yıkmıştır.
Dawkins söz konusu kitabında genleri iyilikle ya da zorla her dediklerini yaptıran Chicago gangsterlerine benzetir.
Ona göre canlılar genler tarafından yaratılıp kontrol edilen makinelerdir.
Genlerin bencil olması sürüp giden acımasız yaşam savaşında başarılı olmanın en büyük nedenidir.
Bencil olmayan genlerin (bu genlerin oluşturduğu canlıların) bu savaşta başarılı olması söz konusu olamaz.
Yukarıdaki cümlelerin yaşamı bitip tükenmek bilmeyen; güçlülerin zayıfları ezip yok ettiği, acımasız bir mücadele olarak gören klasik Darwinci öngörünün bir ifadesi olduğu açıktır.
Dawkins’te üstadı Darwin gibi yaşamda mücadele kadar dayanışmanın da olduğu, bu dayanışmanın eko sistemin temellerini oluşturduğunu bilmezlikten, görmezlikten gelmiştir.
Darwin gibi Dawkins'in de doğal ayıklanma zannettiği olay gerçekte canlıların var edilişlerinde zaten var olan korunma, savunma ve bağışıklık sistemleriyle yapılarını koruma ve diğer nesillere aktarma mücadelesidir.
Bir canlı hiçbir zaman bir başka canlıyı hayat sahnesinden bütünüyle silmeyi, yerini kapmayı düşünmez, bunun için çaba harcamaz.
İnsan dışındaki her canlı eko sistemdeki yerini ve görevini varoluşundaki bir melekeyle bilir ve yerine getirir. Bu melekelerin kaynak yeri diğerleri gibi genlerdir.
Sadece insan davranışlarını dolaysıyla yaşamdaki rolünü aklı ve iradesiyle kısmen de olsa kontrol edebilir, yönlendirebilir, şekillendirebilir.
İnsan denen canlılarla diğer canlılar arasındaki yadsınamayan en büyük fark budur.
İnsanı hayvanlığa indirgemek insansı meziyetlerin varlığını inkar etmek demektir ki bu da insanlık tarihini, medeniyetini, kültürünü inkar etmekle eşdeğerdir.
= = =
Canlıların tek düşündükleri, uğrunda mücadele ettikleri varlıklarını muhafaza etme (ki bu beslenme, korunma, barınma vb. gibi tüm yaşamsal faaliyetleri kapsar) ve genlerini eksiksiz diğer nesillere aktarmadır.
Her canlı var oluşundaki yapısını korumaya çabalar.
Bu basit ve doğal olayı güçlü canlıların zayıfları ezip hayat sahnesinden sildiği, bu yolla canlıların gelişip evrimleştikleri şeklinde yorumlamak canlılar arasındaki mücadeleden çok, var olan dayanışmayı (ki bu dayanışma eko sistemin temellerinden biridir) görmezlikten, bilmezlikten gelmek evrimcilere özel tek yönlü düşüncenin kısır (ve tabi ki yanlış) ürünü olmalıdır.
İsteyen okuyucularımız canlılar arasındaki dayanışmayı konu alan bölümlere bakabilirler.
= = =
Dawkins canlılar dünyasında sıkça görülen özveri kavramının gen bencilliğiyle çeliştiğinin farkındadır.
Örneğin bir anne yavrusu için rahatlıkla ölümü göze alabilir ve hatta ölebilir.
Özellikle toplumsal canlılarda özveri kavramı çok güçlü bir şekilde vardır ve uygulanmaktadır.
Bencil olması beklenen kimi canlılar bir başka canlı ya da canlılar için kendini feda edebilmektedirler.
Dawkins kitabında bu konuyu döner dolaştırır, sonuçta genlere bağlar.
Ona göre canlılardaki özveri kavramı diğer davranışları gibi genlerinin (genlerin ortaya koyduğu hormon- enzim gibi kimyasalların) doğal sonucudur.
Genler canlıları bazı konularda özveriye zorlamaktadır, canlılarda bu emre uymaktadır.
Dawkins’in bu öngörüsü bir iradeye sahip olmayan dolaysıyla doğal tepkilerde seçim şansı bulunmayan hayvanlar için geçerli olabilir.
Fakat genlerinin emrettiklerini denetleyen, gerektiğinde uymayan ve de tersini uygulayabilen insan söz konusu olunca bu varsayımın geçerliliği oldukça zayıflar.
Dawkins’in rastlantılarla olabilirliği yönünden savunduğu basitten karmaşığa doğru düzenleşme (evrimleşme) yönlendirici ve yapıcı bir iradenin olmadığı (rastlantılar sonucu olan) oluşumlarda; bozmanın kolay, yapmanın zor olduğu, düzenlerde bir amacın gerekliliği ilkelerine terstir.
Çünkü rastlantısal oluşumlarda bir amaç dolaysıyla bilgi olmaz.
Dawkins oluşumları basitten karmaşıklığa doğru gidiş olarak yorumlar.
Burada karmaşıklık kelimesini özel olarak seçtiği açıktır. Çünkü karmaşıklık düzensizlik demektir.
Dawkins’e göre ilk ilksel doğal seçilim kararlıların kabulü, kararsızların ret edilmesi şeklindedir.
Varoluş dengesizliklerden dengeliliğe, kararsızlıklardan kararlılığa, karmaşa ve düzensizliklerden düzenli sistemlere geçme eğiliminde ve gerekliliğindedir. Aksi halde meydana gelemezdi.
Diğer ifade ile varoluş kararlı olgulardan meydana gelmiştir.
Gerçekte burada ret ya da kabul edilen ya da eden yoktur.
Kararsız kalanların ya da kararlılıklarını koruyamayanların varlıklarını sürdüremeyip yok olacağı açıktır. Bu bir doğal elenmedir. (Doğal elenme tersinim teorisinin mekanizmasıdır. Doğal seçilimle (seleksiyonla) karıştırmayınız)
Bu basit doğal kanunu evrimsel yönden kanıt gösterebilmek için kararlı oluşumlarda kararlılığın artarak devam ettiğini göstermek gerekecektir.
Gerçi varoluşun ilk anlarından itibaren basitten ayrıntılı yapılara (karmaşıklığa değil) doğru bir gidiş gözlemlenir. Gitgide ağırlaşan metaller bu süreçlerin ürünleridirler.
Bu gidişin nedeni evrendeki cisimlerin birleşerek daha büyük gök cisimlerini (daha büyük gök cisimleri daha büyük basınç ve ısı demektir) meydana getirmeleridir.
Bu süreç günümüzde de devam etmektedir ama sonsuza kadar sürmesi düşünülemez.
Sonuçta evrenin tek bir cisme (kütlesiz bir kara deliğe - minik bir enerji zerresine) dönüşmesi kaçınılmazdır.
Fakat doğal varlıklar (elemetler, maddeler) kararlılığı bulduğunda ve doğal şartlarda temelden sabit kalırlar. Çevre koşullarına uygun olarak değişen sadece şekilleridir. Biz buna o maddenin allotropları diyoruz.
Fakat materyalistler dolaysıyla evrimciler bu doğal ve basit gerçeği görmezlikten, bilmezlikten gelmek zorundadırlar. Çünkü EVRİM IRNAT'I böyle emretmiştir.
= = =
Evrendeki ve canlılardaki var olan düzenlilikleri ret ve inkar etmenin materyalizmin (dolaysıyla evrim teorisinin) yaşamsal bir önemi vardır.
Evrendeki ve canlılardaki düzenli sistemlerin varlığının kanıtlanması materyalizm ve evrim teorisini temellerinden sarsar ve sonunda yıkar.
Dawkins'in ve diğer evrimcilerin çok iyi bildikleri halde evren ve canlılardaki düzenliliği (bir oluşumda yasa, kural ve ilkeler varsa düzenliklerde vardır) ısrar ve inatla inkar etmeleri buna mecbur kalmaları nedeniyledir.
Ayrıca karmaşıklık (düzensizlik) kavramı rastlantısal oluşumlardan olumlu olanların seçilip biriktirilerek daha büyük, geniş ve derin gelişimlere ulaşma olarak tanımlanan evrim kavramına da ters düşer.
Evrim teorisinin öngördüğü şekilde bir oluşum olsa olsa karmaşa ve düzensizliğin daha da büyümesine ve derinleşmesine neden olur.
Bu da pozitif anlamda gelişim değil, negatif anlamda gerileme (tersinim) demektir.
Karmaşalıklarda (düzensizliklerde) bir öncekinden daha çok gelişkinliğin olmayacağı açıktır.
Karmaşalarda gelişkinlik düzenlileşme şeklinde olur. Düzenlileşme ise bir amaca uygun kural, yasa ve ilkelerin kontrolündeki oluşumlardır.
Dawkins bilimsel bencillik yaparak henüz düşünce aşamasında olan önerisini (genlerin bencil olduğu tüm canlıları kayıtsız şartsız kontrol ettiği önerisini) bir temel yasa olarak tanımlar. Bu konudaki yorumu okuyuculara bırakıyoruz.
Dawkins’e göre canlılar türün iyiliği ya da grubun iyiliği için bir şeyler yapmak üzere evrimleşirler.
Fakat aynı Dawkins henüz ilkel olan bir canlı taslağının içine düştüğü milyonlarca yaşamsal olayların içinden türün ya da grubun iyiliğini (dolaysıyla kötüleri diğerlerinden ayırıp korunmayı) nasıl seçeceğinden, bunu nasıl başaracağından, iyileri biriktirip diğer nesiller nasıl aktaracağından hiç bahsetmez.
Milyonlarca sene sonra oluşacak ve ne olduğunu bilmediğimiz bir oluşuma, milyonlarcasının içinden yararlı olanları şimdiden nasıl seçeceğiz? Nasıl biriktirip diğer nesiller aktaracağız, zararlı olanları nasıl bilip korunacağız?
Üstelik bütün bunları yapacak olan rastlantılarla oluşmuş en küçük aklı, mantığı, seçme, ayırma gücü olmayan ilkel bir canlı taslağıdır.
Böyle bir seçimin doğru olarak yapılıp eyleme geçirilebilmesi akıl, mantık ve bilgi ile donatılmış biz insanlar için bile mümkün değildir.
Eğer en baştan ulaşmak istediğiniz yeri ya da amacınızı bilmezseniz ortalarda dolanır durur, hiçbir yere ulaşamazsınız.
Evrim teorisinin akıl, mantık ve bilim dışına en çok kayan yeri işte burasıdır.
Bu soruyu (canların nasıl evrimleştiği sorusunu) bir evrimciye sorarsanız size sayfalar dolusu şöyle oldu böyle oldu edebiyatıyla cevap verecek fakat bir tane bile kanıt gösteremeyecektir.
Halbuki kalıtım kanunları, canlılardaki değişmezlik ilkesi ve diğerleri apaçık gerçekler ortadadır; bu gerçeklerde evrim teorisinin (dolaysıyla Dawkins’in) bu öngörüsünü kesin bir dille yalanlar.
Kalıtım kanunları ve canlılardaki değişmezlik ilkelerini evrimciler kabul etmek istemezler. Buna neden de evrimin çok uzun süreçlerin mahsulü olduğuna inanmalarıdır.
Diğer ifade ile değişim öylesine küçüktür ki farkına varılamamakta, bu nedenle canlılar değişmez zannedilmektedir.
Fakat aynı evrimci (işine geldiğinde) evrimin uzun süreçlerin ürünü olduğu öngörüsünü bir kenara bırakıp, bakterilerin antibiyotiklere, ya da böceklerin böcek ilaçlarına direnç kazanmalarını kanıt göstererek anlık evrimi savunur.
Görüldüğü gibi çok uzun süreçlere gerek duyan evrim bir anda boyacı küpüne dönüşüvermiştir.
Dawkins’in böylesine vahim bir hataya düşmesinin nedeni evrimin gerçekliğini kayıtsız şartsız inanması, düşünce ve öngörülerini buna uygun yönlendirmesidir.
Teraziniz yanlış kurgulanmış ise doğru tartmanız mümkün olmaz.
Evrimcilerin gerektiğinde en vazgeçilmez evrim prensiplerinden kolayca vazgeçebildiklerini yukarıdaki örnek pek güzel gösterir.
= = =
Dawkins Darwin’in en uygunun hayatta kalması kuralını en kararlı olanının hayatta kalması şekline dönüştürür ve bu kavramı yaşam dünyasından çıkarıp atomlara, moleküllere…. diğer ifade ile tüm varoluşa uygular.
En kararlı olmak ne demektir?
Dawkins kararlılığı tarif ederken kendine göre örnekler verir.
Mümkün olduğunca en korkulan konuya (evrendeki sistemli düzenlerin varlığı konusuna) dokunmamaya, bulaşmamaya çalışır.
Şüphesiz ki kararlılık oluşumlardaki dengeliliktir, yapılanma şeklidir, istikrardır, yapıları oluşturan organeller arasındaki bağların sıklığıdır, gücüdür.
Bir atom elektriksel ve kütlesel dengeler içerir, bu bir kararlılıktır.
Kararlılıktır ama güçsüz bir kararlılıktır. Çabucak bozuma uğrayabilir.
Fakat varoluş bu tür çürük yapılanmaların kendine temel olmasına izin vermez. İzin verseydi oluşamadan yıkılması gerekirdi.
Bu nedenle varoluş devamlı olarak dengeslzliklerden dengelere, kararsızlıklardan kararlılığa, karmaşalardan düzenli sistemlere geçme eğilimi ve gerekliliğindedir.
Bu nedenle atomlar aralarında birleşerek elektriksel ve kütlesel dengeleri yeniden kurarlar ve çok daha kararlı, bu nedenle güçlü yapılar olan molekülleri meydana getirirler.
Bu yapılanmalar hiçbir zaman karmaşa olarak tarif edilemez.
Diğer ifade ile hepsi de planlı, programlı yapılanmalardır. (Atom ve moleküller bölümlerine bakınız)
Planlı programlı yapılanmalardır çünkü karmaşalarda kararlılık olmaz.
Dawkins’in, Darwin’in öngörüsünden yola çıkarak ortaya attığı öngörüsüne (en kararlı olanın hayatta kalması öngörüsüne) göre kararlı olanlar karmaşa içinde olanlara (kararsız olanlara) üstün geleceklerdir.
Konu döner dolaşır evrimcilerin en çok korktukları konuya (evrende ve canlılardaki ısrarla ret ve inkar edilen düzenli sistemlerin var olduğu konusuna) gelir.
Konuyu biraz daha geliştirirsek evrimi (evrimi bir an doğru kabul ederek) canlılardaki kompleks sistemlerin zaman içinde biraz daha ayrıntılanıp gelişerek yeni sistemler oluşturması şeklinde tarif edebiliriz.
Bu tarifimiz evrimin doğal seleksiyon kuralına da uyar.
Uyar ama bu öngörünün kabulü kompleks sistemlerin kurgulanmasında en baştan amacın bilinmesi ve bir iradenin gerekliliği ilkelerinin kabulü anlamına gelecektir.
Bir evrimci için varoluşta bir iradenin varlığını kabul etmektense akıl, mantık ve bilim dışı en olmayacak varsayımları doğru kabul etmek çok daha kolaydır.
Evrimcilerin sıkça saçmalamalarının altında bu mantık yatar.
Dawkins yaşamın başlangıcını bir basitlik olarak niteler. Dawkins’e (ve tabiî ki evrime) göre canlılık basitten karmaşalığa doğru evrimleşmiştir.
Eğer evrim bir gelişimi öngörüyorsa karmaşa yanlış seçilmiş bir sözcük olur.
Yanlış seçilmiştir ama Dawkins sadece düzenli sistemler sözcüğünü kullanmamak için bu kelimeyi özel olarak seçmiştir. Bunu daha önce değinmiştik.
Dawkins’in yaşamın başlangıcını basitlik olarak nitelemesi de bir başka büyük hatadır. Bu niteleme sadece evrim öngörülerine uygun olmak için seçilmiş olmalıdır.
Malum! Evrim teorisi canlılığın ilkel (basit) canlıların evrimleşmesi sonucu zaman içinde böylesine zenginleştiğini iddia eder. Başlangıç canlılarının mükemmel yapılarda olması evrim teorisine ters düşer.
Dawkins başlangıç canlılarınn ilkelliğini İddia eder ama ilkel (basit) canlının ne olduğu konusunda herhangi bir açıklamada bulunmaz, bulunamaz.
Fakat bu açıklamayı biz yapabiliriz.
Bir oluşumun canlı olabilmesi için her şeyden önce:
a)-Beslenmelidir,
b)-Üremelidir.
c)- Korunmalıdır.
Bu üç özelliği eksiksiz sahip olan olgular ancak canlı olarak nitelenebilir.
Fakat her üç özellikte basite indirgenemez kompleks sistemler gerektirir.
Bu nedenle en ilkel olanlar bile zannedildiği gibi basit değildir. Basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünselliğindedir.
= = = =
Dawkins canlılığın ilk ortaya çıktığı ilkel dünyayı ve atmosferinin karışımını anlatırken suyun, karbondioksitin, metanın, amonyağın bolca bulunduğundan bahseder de nedense oksijeni yazmayı unutur!!
Halbuki ilkel dünyanın atmosferinde bol miktarlarda oksijenin bulunduğu konusunda güçlü kanıtlar vardır.
Zaten suyun olduğu bir yerde oksijenin olmadığını iddia etmek saçmalıktan başka bir şey değildir. (Su iki hidrojen bir oksijen atomunun birleşmesinden meydana gelir.)
Dawkins’in ilkel dünya atmosferinde oksijen gazının bulunduğunu yazmayı unutmasının! gerçek nedeni bu gazın evrim öngörülerinde istenmeyen olmasındandır.
Eğer canlılık iddia edildiği gibi rastlantılarla oluşmuş ise her şeyden önce aminoasitler oluşmalıdır.
Canlılığın temel taşı olan aminoasitler oksijenin bulunduğu ortamlarda varlıklarını koruyamazlar.
Çok güçlü kanıtlar olmasına rağmen Dawkins’in oksijeni yazmayı unutmasının gerçek nedeni işte budur.
Eğer bir oluşum evrimi ters geliyorsa ret ve inkar edivermek bir evrimci mantığıdır.
Bir bakıma evrim gerçeklere uymuyorsa gerçekler evrime uydurulur.
Dawkins ilk canlılığın nasıl oluştuğunu açıklama konusunda unutkanlığını ön plana çıkararak bilimsel dürüstlükten oldukça uzaklaşmış görünür.
Miller–Urey deneyinden söz ederken nedense unutkanlık hastalığı bir kez daha nükseder ve deneyde kullanılan cold trap’tan, deneye bir iradenin girdiğinden, özel olarak tasarlandığından bahsetmez.
Ve tabiî ki söz konusu deneyde her şeyi alt üst eden o muzır gaz (oksijen) gene yoktur.
Bir bakıma her şey evrim tanrısının arzu ettiği gibidir. Bir kez daha gerçekler evrime uydurulmuştur.
Dawkins ilkel dünyada (ve tabiî ki rastlantılarla) ilk önce pürin ve pirimidinlerin oluştuğunu varsayar. Bunlar ise (Dawkins'e göre) DNA’nın yapıtaşlarıdır.
Bir bakıma ortada en ilkel, en basit protein bile yok iken DNA oluşmaya başlamıştır.
Halbuki pürin ve pirimidin birer organik bileşiktir.
Bir mucize gerçekleşse, pürin ve pirimidin molekülleri rastlantılarla oluşsa bile bilgi rastlantılarla oluşmaz. Çünkü karmaşalarda bilgi olmaz.
Bilgi düzenli sistemlerde olur. Bir bakıma düzenli sistemler bilginin sonucudur. Düzenli sistemler için ise amaç, irade, bilgi, güç ve yeterli zaman gereklidir.
Karmaşa ve düzensizlikler için kaba güç yeterlidir.
Yapmanın zor, bozmanın kolay olduğu ilkesi buna kanıttır.
Bilgi ihtiva eden oluşumların rastlantılarla meydana gelemeyeceği açıktır.
Dawkins DNA molekülünün oluşması konusunda pek çok senaryolar ortaya koyar.
İlginç olan ise bu oluşumun ne kadar zor olduğunu farkında olmasıdır.
Fakat (Dawkinse göre) zaman öylesine uzundur ki milyonlarca sene boyunca her hafta toto oynayan bir kişinin defalarca büyük ikramiye kazanması gibi bir gün gerçekleşmesi zor olan (gerçekte imkansız kere imkansız kere imkansız) mucize gerçekleşiverir ve kendini eşleyebilen bir DNA makro molekülü ortaya çıkıverir.
On beş rakamlı bir piyango bileti (günümüzde satılan biletler altı rakamlıdır) alsak kazanma şansımız on üzeri on dörtte bir (katrilyonda bir) olur.
Nihayet bu rakam matematikte imkansızlık sınırını (matematikte on üzeri ellide bir ihtimalden az olanlar imkansız sayılır) aşmadığından büyük ikramiyeyi (milyonlarca yıl her hafta bir bilet aldığımızı var sayarak) belki kazanma şansımız olabilir.
Dawkinsin buradaki bir başka mantık hatası zaman içinde kazanma şansının yükseldiğini zannetmesidir. Fakat her çekilişte (yukarıdaki örneğimize göre) kazanma şansımız değişmez yani katrilyonda birdir.
Konu canlılığa (biomoleküllere) gelince rastlantılarla oluşma daha da karmaşıklaşır ve zorlaşır.
Sadece beş yüz aminoasitlik tek bir proteinin rastlantılar oluşma ihtimali on üzeri dokuz yüz elli de birdir. Diğer ifade ile imkansız kere imkansız kere imkansızdır. (Olasılık hesaplarına bakınız)
Canlılarda binlerce aminoasitlerden oluşan dev protein moleküllerinin olması ise evrimin bir başka çıkmaz sokağıdır.
DNA molekülü ise bir proteinden binlerce kat daha komplekstir.
DNA molekülünün rastlantılar oluştuğu iddiası en güçlü hayalleri bile rahatlıkla aşar.
Kaldı ki bir DNA molekülü milyarlarca bilgiyi de içinde barındırır.
Oluşumlardaki bilgilerin varlığı o oluşumların rastlantılarla meydana geldiği iddialarının tümünü batkına uğratır.
Sayın Dawkins toto örneğini verirken ya ihtimal hesaplarını bilmiyordu ya da okuyucularına kasıtlı olarak yanıltmaya, aldatmaya amaçlamış olmalıdır.
Dawkins bu konuda hemen hemen her şeyden bahsetmiştir ama DNA’larda ifade bulan bilgiden söz etmeyi (bu konuda evrim yönünden bu konuda söyleyeceği herhangi bir söz olmadığından) nedense unutmuştur.
Malum, canlılar DNA molekülündeki bilgilere göre şekillenirler. Bu nedenle DNA üremenin temelidir.
Bu gerçek evrimcileri (ve tabii ki Dawkins’i) yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı ikileminin içine sokar.
Dawkins’e göre önce yumurta oluşmuştur ama yumurtanın oluşumu konusundaki senaryoları ne akla, ne mantığa, ne de bilime uymaktadır.
Ne de doğru dürüst bir kanıt gösterilmiştir. Evrimcilere özel hayal gücüne dayalı klasik bir şöyle oldu böyle oldu edebiyatıdır.
Dawkins canlı, cansız tüm oluşumları ilkel, yarı ilkel, modern diye bölümlere ayırır.
Dawkins’e göre madde alemi de canlı alemi gibi basitten karmaşalığa doğru evrimleşmektedir.
Karmaşıklık deyimi ile evrimin birbirleriyle çeliştiğini bir kez daha vurgulayalım.
Dawkins (dolaysıyla evrim savunucuları) düzenli sistemlerin oluşumlarında bir amaç ve iradenin gerekliliğini kabul etmezler.
Onlar göre düzenli sistemlerde rastlantılarla oluşabilirler. Yine onlara göre bu tür oluşumların sayısız örnekleri vardır.
Dawkins bu konuda örnek olarak elması gösterir.
Bilindiği gibi elmas molekülleri dört karbon atomludur ve atomlar dörtgen şeklinde birleşmişlerdir.
Elmaslar izometrik bir sistemde kristallenirler.
Her karbon atomu kendisini çevreleyen dört karbon atomuyla düzgün dörtyüzlüler meydana getirecek şekilde bağlanmıştır.
Bu nedenle elmas son derece basit, kararlı ve ardışık bir yapı sergiler. Bu yapı aynı zamanda son derece estetiktir.
Karbon atomu ve elmas molekülü
Elmasın bu yapısı düzenli sistemlere örnek kabul edilebilir mi?
Diğer ifade ile düzenli sistemler rastlantılarla oluşabilir mi?
Karbon atomu (rastlantılarla oluşamayacak kadar hassas, çok sayıda elektriksel ve kütlesel dengeler içerdiğinden düzenli bir sistemdir) ama elmasın oluşumu rastlantılarla meydana gelebilecek özel bir kaç şartın (yüksek basınç vb.) doğal sonucudur.
Değişen şartlar elementlerin allotroplarını meydana getirir.
Dolaysıyla elmas şartların meydan getirdiği bir allotroptur.
Allotroplarda atomların dizilişleri farklıdır ve şartlara göre belirlenir.
Diğer ifade ile allotroplar amacın değil, şartların oluşumlarıdır.
Dawkins'in şartların oluşumu olan basit ve doğal bir olguyu düzenli bir sistem olarak görmesi, takdim etmesi ve yaşama temel alması gerçekten çok ilginçtir.
Allotrop moleküllerin kimyasal ve fiziksel özelliklerinin tümü birbirinden farklı olabilir.
Fakat aynı maddeyle tepkimeye girdiklerinde oluşturacakları bileşikler aynıdır.
Örneğin grafitle elmas, beyaz fosforla kırmızı fosfor, rombik kükürtle monoklinik kükürt, ozon ile oksijen birbirinin allotropudur.
Dawkins’in örnek verdiği elmasın karbon bağları, karbonun diğer allotropu olan grafitin karbon bağlarından daha güçlüdür.
Bu nedenle elmas grafitten daha kararlı bir yapıya sahiptir.
= = =
Tersinim teorisi varoluşu yapı olarak kompleks (amaçlı) oluşumlar, şartların oluşumları ve rastlantısal oluşumlar olmak üzere üç büyük gruba ayırır.
Varoluş bu üç grubun bir arada bulunduğu basite indirgenemez kompleks bir yapıdır.
Amaçlı (kompleks) oluşumlar genelde çok yönlü, ayrıntılı ve bir amaca yöneliktirler, basite indirgenemezler.
Örneğin atom ve moleküller yapısal olarak çok yönlü, ayrıntılı ve komplekstirler. Bu nedenle amaçlı yapılardır. (Ayrıntılı bilgi için atom ve moleküller bölümlerine bakınız)
Yapmanın zor, bozmanın kolay olduğu ilkesi bu tür yapıların rastlantılarla oluşmayacağının, oluşamayacağının en büyük kanıtıdır.
Şartların oluşumları ise basit, tekdüze ve amaçsızdır.
Şartların oluşumlarında amaçlı oluşumlara benzeyen düzenlilikler (estetik yapılar) meydana gelebilir.
Fakat en baştan bir amaca yönelik olmadıklarından bu tür oluşumlar sadece estetik görünümlüdürler. Herhangi bir amaca hizmet etmezler.
Rastlantısal oluşumlar ise tamamen rastlantıların sonucudur. Amaçsız oluşumlardır ama amaca benzeyen estetik görünümler de verebilirler.
Örneğin bir mağara (eğer özel olarak bir irade tarafından yönlendirilip oluşturulmamış ise) eğri büğrü görüntüsü, sarkıtları vb. ile tamamen rastlantısal oluşumlardır.
Fakat amaçsız, tamamen rastlantısal bir oluşum olan mağaramız estetik bir görünüm meydana getirmiş olabilir.
Biz varoluşta her üç şekli karmaşık şekillerde gözlemleyebiliriz.
Ortaya çıkan olgu düzenli sistemler olduğu gibi şartların oluşumları ya da rastlantısal oluşumları meydana getirebilir.
Örneğin dünyamız her üç olgunun bir arada bulunduğu bir kütledir.
Küreye benzeyen şekliyle şartların ya da rastlantıların oluşumudur diyebiliriz ama güneş sistemindeki yeri, kütlesi, eğimi, yapısı, kendi ve Güneşin etrafındaki dönme hızı vb. pek çok özellikler onu özel yapar.(Güneş sistemi ve dünya bölümlerine bakınız)
Dünyamızın bu özelliği güneş ve sistemindeki diğer cisimlerle yakından ilgilidir.
Güneş sisteminin Samanyolu galaksisindeki yeri ve konumu, bu konumun diğer gök cisimleri ile yakında ilgili oluşu güneş sistemini dolaysıyla dünyamızı evrensel boyutta özel yapar.
Varoluşta her üç olgu şekli bir arada bulunup yeni bir oluşum şekli meydana getirebilir.
Sonuçta düzenli sistemler rastlantılarla bir araya gelerek şartların ya da rastlantısal oluşumları; rastlantısal ve şartların oluşumları da bir irade tarafından yönlendirilip organize edildiğinde düzenli sistemleri meydana getirebilirler diyebilmekteyiz.
Bu öngörümüzü biraz daha açmaya çalışırsak şunları söyleyebiliriz.
Maddeler düzenli sistemler olan atomların ve ardından oluşan moleküllerin rastlantısal yığınlarıdır.
Diğer ifade ile düzenli sistemler rastlantısal oluşumları meydana getirmiştir.
Rastlantısal yığın olduklarından görünüm olarak özelliksiz, basit ve tekdüzedirler.
Düzenli sistemlerin şartlara göre şartların oluşumlarını meydan getirdiklerini daha önce yazmıştık.
Her üç olgunun bir arada bulunduğu yığınsal oluşumları bir irade, bilgi ve güç yönlendirirse düzenli sistemler (örneğin önümüzdeki bilgisayar, mutfağımızdaki buzdolabı, galaksiler, güneş sistemi, dünyamız) haline gelirler.
Düzenli sistemlerle estetik yapılar oluşturan rastlantısal oluşumları birbirlerine karıştırmamak gerekir.
Örneğin su molekülü düzenli bir sistem olduğu halde bulunduğu ortam şartlarına uygun ve rastlantısal olarak çeşitli şekillere girer; gaz, sıvı ve katı hallerde bulunabilir.
Su gaz halinde dağınık bir yapı sergiler ama sıvı ve katı hallerinde düzenliliklere benzeyen değişik şekillerde gözlemlenir.
Dawkins’in örnek molekülü olan elmasta buna benzer.
Bu nedenle biz elmasın yapılanmasını (her ne kadar düzenli sistemlere benzese de) düzenli bir sistem değil de (basitliği ve tekdüzeliği nedeniyle) şartların oluşumu olarak niteleriz.
Fark edileceği gibi şartların oluşumları rastlantısal olabildiği halde amaçlı oluşumlar asla rastlantısal değildir.
Dawkins’in elmas gibi bir başka gözde molekülü hemoglobindir.
Dawkins Genler Bencildir kitabında hemoglobin hakkında ayrıntılı bilgiler verir.
Dawkins’in verdiği bilgilere göre hemoglobin molekülü kısaca: Hemoglobin aminoasit dizimlerinden oluşmuş tipik bir protein molekülüdür.
Bir hemoglobin molekülünde 574 (beş yüz yetmiş dört) aminoasit molekülü vardır.
Her aminoasit ise belirli bir düzende bir araya gelmiş birkaç düzine atom içerir.
Atomlar (Dawkins’in ifadesiyle) dört zincir halinde düzenlenmiş ve bu zincirler birbirleri etrafında sarılıp bükülerek şaşırtıcı karmaşıklıkta üç boyutlu küresel bir yapı oluşturmuşlardır.
Buradaki karmaşalık kelimesinin Dawkins’e ait olduğunu; hemoglobin ve benzeri yapıların düzenli sistemler olduğu, karmaşalıkla uzaktan yakından ilgisinin olmadığı açıktır.
Bir Hemoglobin Molekülünün Dört Sarmallı Yapısı.
Dawkins’in rastlantılarla asla oluşamayacak böyle bir oluşumu evrime kanıt olarak göstermesi hem şaşırtıcı hem de ilgi çekicidir.
Tüm hemologlobin moleküllerinin değişmez bir yapısı vardır.
(Yine Dawkins’in ifadesine göre) bir insan vücudundaki hemoglobinleri meydana getirmek için tek bir büklüm, tek bir molekül yerinden oynamaksızın altı bin milyon kere milyon kereden fazla kendini aynen tekrarlar. (eşlenir)
Dawkins’in kasten yazmadığı (belki de bilmiyordu) ya da unuttuğu! birkaç ayrıntıyı da biz ilave edelim.
Bilindiği gibi hemoglobin molekülünün eksiksiz var olması yaşamsaldır ve acildir.
Olmaması ya da eksik, hatalı yapılarda olması solunum denen yaşamsal fonksiyonun meydana gelmesine engeldir.
Diğer ifade ile yaşamın devamlılığı için eksiksiz ve yeterli sayılarda var ve hazır olması gerekir.
Aminoasitler ise oksijenin bulunduğu ortamlarda varlıklarını koruyamazlar, hemen absorbe olup, bozuma uğrarlar.
Eğer hemoglobin rastlantılarla oluşmuş ise oksijenin olmadığı bir ortamda oluşması gerekir.
Görevi oksijen taşımak olan bir oluşumun oksijenin olmadığı bir ortamda (hem de eksiksiz ve mükemmel) oluştuğu iddiasında, bu iddiayı altüst eden yaman bir mantık hatası vardır.
Hemoglobinin meydana getiren 574 adet aminoasidin aynı cins, sol elli olmaları ve birbirleriyle peptid bağı denilen üç boyutlu bir bağla bağlanmaları gerekir.
Dawkins’inde itiraf ettiği gibi dizide oluşabilecek herhangi bir yanlışlık tüm oluşumu bozar.
Böyle bir oluşumun rastlantılarla meydan gelmesi imkansız kere imkansız kere imkansızdır. (On üzeri dokuz yüz ellide bir ihtimal. Olasılık hesapları bölümüne bakınız)
Dawkins’in rastlantılarla oluşma ihtimali olmayan hemoglobin molekülünü rastlantılarla oluşma eğilimli kararlı yapılara örnek göstermesi hayli ilginçtir.
Dawkins’e göre bu karmaşık ve yaşamsal yapı bir kere rastlantılar meydana gelmiş ve sonrada kendini en küçük bir hata yapmadan eşleyivermiş, katrilyonlarca adedi eksiksiz ve hatasız oluşturmuş, sonuçta kan dediğimiz basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünselliğinde olan yaşamsal sıvının bir parçası haline getirmiştir.
Dawkins’in kasıtlı olarak yüzeysel ve tek yönlü alıp bilgi verdiği hemoglobinin basite indirgenemez kompleks bir yapı olduğu kesindir.
Gerçektende hemoglobinde diğer hayatî oluşumlar gibi tam bir yaşam mucizesidir.
Bütün basite indirgeme çabalarına rağmen evrimcilerde (en azından bir kısmı) bu gerçeği itiraf etmekten kendilerin alamamaktadırlar.
Yine Dawkins’e göre kimi düzenli sistemler kendini kendini eşleyebilmektedir. Bu da canlılarda görülen üreme sistemlerinin (DNA’ların) temelini teşkil eder.
Fakat Dawkins (her zamanki alışkanlığıyla) üremenin temelini teşkil eden bu kompleks olayı olabildiğince basite indirgemiş, DNA’larda ifade bulan bilgilerin nasıl oluştuğu konusunu bir kenara itmiş; görmezlikte, bilmezlikten gelmiştir.
Ona göre DNA’lar vakti zamanı geldiğinde her nasılsa bir fermuar gibi tam ortasından ikiye ayrılıveren simetrik yapıları oluşturmuş, taşıdığı bilgilerde bu yolla kopyalanıvermiştir.
Fakat bilgiler ancak düzenli sistemlerde bulunur. Karmaşa ve amaçsız oluşumlarda bilgi bulunmaz.
Son derece önemli olan bu konuyu daha derinlemesine irdelemek için düzenli sistemlerin ne olduğunu doğru tespit etmekte büyük yararlar vardır.
Düzenli sistemler bir amacı gerçekleştirmek için belirli kurallar, yasalar, ilkeler çerçevesinde kimi madde ya da oluşumların bir araya gelmesiyle oluşur.
Başlangıçta bir amaç olduğundan amaçla ilgili bilgi ve bu bilgiyi eyleme geçiren bir irade ve güç (enerji) gereklidir.
Doğada sistemli düzenliliklere benzeyen bazı oluşumlar gözlemlenir ama bu oluşumlarda amaç olmadığından (en baştan bir amaca uygun örgütlenilmediğinden) sistemli düzenlilikler değildir. Rastlantılarla gelmiş estetiksel oluşumlardır.
Estetiksel oluşumlarla düzenli sistemler arasındaki en büyük fark düzenli sistemlerde en baştan bir amacın, bilginin ve iradenin olması, düzenli sistemin bu amaca uygun şekillenip oluşmasıdır.
Estetiksel oluşumlarda ise amaç olmadığından rastgeledir. En baştan bilgi ve irade olmadığı, amaç belirlenmediğinden estetiksel oluşumlar çevre şartlarının doğal sonuçları olur.
Diğer ifade ile çevre şartları değiştikçe oluşumlarda değişir.
Estetiksel düzenlilikler olarak tanımlanabilecek oluşumlar (tamamen çevre şartlarına tabi olduğundan) kısa bir an sonra bozulup estetiksel olmayabilir. Estetiksel düzenlilikler aynen oluşmaz.
Muhakkak öncekilerle aralarında farklılıkları, değişiklikleri vardır.
Diğer ifade ile birebir kopyalama olmaz.
Bu nedenle estetiksel düzenlilikler de kopyalama olmadığından devamlılık yoktur.
Fakat evrim milyonlarca senelik çok uzun süreçlere gereksinim duyar. Bu uzun süreçler içinde rastlantılarla oluştuğu kabul edilen sistemler yapılarını koruyabilmeli; dahası bazı olumlu eklemeler yapıp, biriktirerek kendini geliştirebilmelidir.
Estetiksel oluşumların rastlantısallığı, bu nedenle korunmasızlığı, dış etkenlere olabildiğince açık olduğu düşünülürse böyle bir oluşumun (evrimsel gelişimin) imkansız olduğu açıktır.
Ayrıca bu tür gelişim mevcut doğal kural, kanun ve ilkelere de aykırıdır.
Düzenli sistemlerle estetiksel oluşumları birbirlerine karıştırmamak gerekirse de evrimciler bu hatayı sıkça yaparlar.
Örneğin Dawkins’in modern molekül olarak takdim ettiği hemoglobin ilk dönemlerde (henüz maddesel evrim gerçekleşmediğinden) yoktur.
Maddesel oluşumlarda (bu oluşumlar fizik ve kimya yasalarına uygun oluştuklarından ve bu yasalar değişmeyeceklerinden) evrimleşme gibi bir kavramın olmayacağı açıktır.
Maddesel oluşumlar oluşum şartları meydana geldiğinde ortaya çıkarlar.
Bu nedenle ilkel dönemlerde hemoglobin molekülü yoktu, maddesel evrim sonucu oluştu diyemeyiz.
Karbon elementinin milyonlarca bileşiği vardır ve biz bunların büyük bir kısmını henüz bilmiyoruz.
Bu bileşiklerden bir kısmının oluşumu için çok özel şartların meydana gelmesi gerekebilir, bu nedenle halen oluşmamış olabilir.
Örneğin proteinlerin oluşumu özel şartlar gerektirir.
Eğer bir proteinin rastlantılarla oluştuğu iddia ediliyorsa özel şartlarının (proteini meydana getiren aminoasitlerin aynı cins ve sol elli olmaları peptid bağ oluşturmaları vb. gibi) en baştan başlayarak rastlantılarla oluştuğu gösterilmelidir.
Bir protein modern bir moleküldür, maddesel evrim sonucu oluşmuştur demek yeterli değildir.
Dawkins’in modern moleküller olarak nitelediklerinin canlıları meydana getiren biomoleküller oldukları açıktır.
Dawkins biomoleküllerin maddesel evrim sonucu oluştuğunu iddia ederek canlılığı rastlantısal maddeciliğe bağlamaya çalışır.
Fakat biomoleküllerin yapı olarak çok özel oluşu, her biomolekülün canlılık denilen basite indirgenemez kompleks sistemlerin bütünsel kurgusu olan canlı bedenlerinde çok özel ve önemli görevlerinin oluşu tek, tek ele alınamayacağı (basite indirgenemeyeceğini) |