 Administrator Gelişen Forumcu

Kayıt: 29.03.2011 Konular: 19 Mesajlar: 0
 OFFLINE | “Her toplum hastadır ama bazı toplumlar diğerlerinden biraz daha hastadır.” Orwell’in bu sözüyle kitabına başlıyor, Robert Edgerton.
Bu cümleyi okuyunca ben içimden, toplumların hasta olmalarının temelinde onların yaygın olarak kullandıkları anlam verme sistemlerinin yattığını düşünüyorum.
Bu kitap toplumun gelenek ve görenekleri üzerinde incelemeleri içeriyor. Bana göre, bir toplumun gelenek ve görenekleri o toplumun anlam verme sisteminin önemli bir parçasını oluşturur. Bir toplumun gelenek ve görenekleri yaşamın belirsizliğini gidererek o toplumdaki insanların yaşamını anlamlı kılmada çok önemli bir rol oynar. Ama bu gelenek ve görenekler o toplumun “hastalıklı bir varoluş” sürdürmesinin de temelini oluşturabilir.
Bu düşüncelerimin bu kitapta yer alıp almadığını görmek benim için önemli olduğu için, kitabı dikkatle okuyorum.
Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles yerleşkesinde Kültür Antropolojisi Profesörü olan Robert Edgerton, Sick Societies (Hasta Toplumlar) başlıklı bir kitap yayınladı. (The Free Press, ISBN:0-02-908925-5) Yazarın 1992 yayınlanan bu kitabında toplumların gelenek ve göreneklerinin topluma ne zaman yararlı ne zaman yararsız, hatta zararlı olduklarını inceleniyor.
Kitap çok akademik bir dille yazıldığı için okunuşu kolay değil. Kültür Antropolojisi alanında araştırmalara en ince ayrıntılarına kadara girilmiş. Ele alınan konular çok önemli; kanımca üzerinde önemle durulmaya ve düşünmeye değer.
Bu kitabın ele aldığı konuları niçin önemsiyorum? Çünkü Türkiye, dogmatik bir anlam verme sisteminden, dünya anlayışından, bilimsel bir dünya anlayışına geçiş süreci içinde. Bu sürecin doğal sonucu olarak Türkiye’deki yaşamın her alanında insanların bazıları olaylara dogmatik inançlarıyla anlam vermekte, bazıları derme çatma bilgileriyle, bazıları da bilimin verilerine göre. Karı koca ilişkileri, çocuk yetiştirme ve anababa çocuk ilişkileri, eğitimin anlamı ve eğitim yöntemleri, insanları yönetme felsefesi ve insanların yönetilme beklentileri konularında – birbirinden farklı düşünen insanlarımız var. Birbirinden farklı düşünen bu insanların anlam verme sistemleri farklı olduğu için, sorunların ne olduğunun tanımında, sorunların kaynaklarının belirlenmesinde anlaşamamaktadır; soru nedir, niçin önemlidir, nasıl çözülmelidir konularında düşünce birliği sağlanamamaktadır. Sonuç olarak sorunların çözümüyle ilgili bir eylem stratejisi geliştirmek olanağı da doğmamaktadır.
Düşünce birliği olmadığından eylem birliği de oluşamamaktadır.
Gelenek ve görenekler her zaman toplumun yararına mı işler?
Edgerton bu soruya gayet yalın bir cevap veriyor: Hayır.
Topluma yararlı gelenekler olduğu gibi, zararlı gelenekler de vardır. Bazı gelenek ve göreneklerin, toplumun yararına bir işlevi olduğunu söyleyemeyiz. Geleneklerin bazılarının o toplumun insanlarının sağlığı ve mutluluğunu koruyan ya da katkıda bulunan bir yönü yoktur, yani yararı da yoktur, zararı da. Bazı gelenekler ve görenekler ise insan yaşamını değersiz kılmış ve tehlikeye atmıştır. Büyü yaptırma, kan davası, bebek öldürme, insan kurban etme, işkence, kadın sünneti bunlardan bazılarıdır.
Robert Edgerton çağdaş modern toplumlarla, ilkel toplumları sık sık karşılaştırmış ve ilkel toplumların daha mutlu, daha sağlıklı bir toplum olduğu düşüncesinin yaygın bir kanaat olduğunu ama bilimsel olarak ortaya konmuş bir gerçek olmadığını söylemiştir.
Edgerton, “Modern yaşamın sorunları vardır ve bu sorunlar gerçektir ve göz ardı edilmemelidir,” der. Korku, yalnızlık, acı, hastalık, evsiz barksız insanlar, fakir inanların yığınağı haline gelmiş pislik içindeki fakir kenar mahalleleri, ırkçılık, yozlaşmış bürokrasi ve kalitesiz yönetim, ekonomik istismar, çevre kirlenmesi, sağlıksız beslenme, uyuşturucu ve alkol düşkünlüğündeki artışın farkındadır. Ama bu sorunların bugün modern toplumlarda olması, ilkel toplumların sorunsuz ve mutlu oldukları anlamına gelmiyor. Yazara göre, ilkel toplumların çağdaş uygar toplumlardan daha uyumlu ve daha mutlu oldukları inancı yaygındır, ama bu inanç gerçeği temsil etmez.
“Modern toplumlar doğayı istismar ediyor, ilkel toplumlar doğayla ahenk içinde yaşıyor,” düşüncesi verilerle desteklenmiyor. Kültür antropologlarının bazıları oldukça romantik bir tavır içinde bu görüşü ileri sürmüşlerdir, ama bu görüş bilimsel verilerle desteklenmekten uzaktır. Bir toplumun doğayla ve diğer insanlarla birlikte yaşayabilmesi için o toplumun üyelerinin bu birlikte yaşamayı olanaklı kılacak bazı temel değerlere inanmaları ve davranışlarında uygulamaları gerekir. Birlikte yaşama değerlerini tamamıyla kaybetmiş ilkel kültürlere rastlanmaktadır. Resme yakından bakıldığında sürekli kavga halinde olan, doğadan korunmasını bilmeyen, mutsuz yaşayan ve erken ölen insanların topluluğu çıkmaktadır ortaya.
Gelenek ve göreneğin bir toplumu nasıl etkilediğini İtalya’nın Montegrano bölgesindeki köylülerin yaşamında görmek mümkün. Bu köylüler aile merkezlidirler ve kendi çekirdek ailelerin dışında başka hiçbir şeye değer vermemektedirler. Edward C. Banfield adlı antropologun araştırmasına göre (bu araştırmaların referansları Sick Societies kitabında verildiği için ben burada ayrıca vermiyorum) her aile kendi dışında başka hiçbir soruna ilgi duymamakta ve her bir diğer ailenin de aynı şeyi yapmasını, yani kendi ailelerinin çıkarının dışında başka hiçbir şeyle ilgilenmemesini çok doğal karşılamaktadır. Sürekli açlık, yorgunluk ve kaygı içindeyken, la miséria adını verdikleri bir karamsarlık içindedirler. Açlık ve fakirliğin utancını hissetmelerine rağmen köyleri için müşterek herhangi bir işbirliğine girişmemektedirler. Çocuklarının okumasını çok istemelerine rağmen köyün yıkık okul binasını onarmak ve duvarları dökük sınıfları kullanılır hale getirmek için hiçbir işbirliğine yanaşmamaktadırlar. Köyü için bir şey yapmaya kalkana da ‘enayi’ gözüyle bakmaktadırlar.
Bütün bu fakirliğe ve acıya rağmen Montegrano köylüleri kendi kültürlerinden gurur duymaktadır ve hiçbir değişim istememekte, değişim getirme girişimlerine direnmektedirler.
Robert Edgerton bu bölümde yaptığı gözlemlerden şu sonucu çıkarmaktadır: bir toplumun geleneği her zaman toplumun yararına sonuçlar vermiyor, kötü sonuçlar da doğurabiliyor. Ama ister iyi sonuç versin ister kötü sonuç versin, bir toplumun geleneği bir kuşaktan diğerine aktarılmaya devam edip gidiyor. Demek oluyor ki, bir geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılması gerçeği, o geleneğin toplumun yararına olduğu anlamına gelmiyor.
Gelenekler yaşamın belirsizliğini ortadan kaldırdıkları için o toplumun üyelerinin yaşamını belirsizlikten kurtararak anlamlı kılıyor. Ve kendisini bu gelenekle özdeşleştirmiş kişi bu anlam yumağı içinde yaşıyor. Başka bir anlam verme sistemi ile tanışmadığı ve yaşamına bu farklı anlam verme sisteminin içinden bakma olanağına kavuşmadığı sürece kişi gelenek ve göreneğine sahip çıkacak ve onu kendinden sonraki nesillere aktaracaktır.
Hasta Toplumlar’ı konu edinen kitapta ele alınan konuları ileriki yazılarımda zaman zaman ele almaya devam edeceğim.
DOĞAN CÜCELOĞLU (06.12.2008) |