 Administrator Gelişen Forumcu

Kayıt: 29.03.2011 Konular: 19 Mesajlar: 0
 OFFLINE | Algılama modelinde, algılanan uyarıcıları bulunduran bir çevre ve bu çevre içinde yer alan uyarıcıları algılayan bir birey vardır. Çevrede bulunan çok sayıda uyarıcı, bireyin duyu organına ulaşır. Bu uyarıcılar şiddetleri, sıklıkları, hareketleri ya da hareketsiz olmaları, büyüklükleri, renkleri ve diğer uyarıcılarla bir örüntü oluşturup oluşturmadıkları bakımından birbirlerinden farklılıklar gösterirler. Çevrede bulunan bu uyarıcı karmaşası, duyu organlarını sürekli etkiler.
Algılama işlemini gerçekleştiren organizmayı, dört bölüm içinde incelemek mümkündür: 1. Alıcılar; 2. İlk işlem; 3. Geçmiş yaşantılardan getirimler; 4. Son işlem ve algısal ürün (algıda seçicilik). Şimdi bu bölümleri kısaca gözden geçirelim.
ALICILAR
Alıcılar, duyu organlarından oluşur. Göz, kulak, burun, dil ve cilt, yapıları ve işleyişleri hakkında az çok bilgi sahibi olduğumuz duyu organlarıdır. Duyu organları yapıları, işleyiş biçimleri, içinde bulunulan çevreye uyum (adaptasyon) dereceleri ve kapasiteleri çerçevesinde, çevredeki uyarıcıları alırlar ve sinir sitemiyle ilişkiye sokarlar. Duyu organlarımızın duyarlılık dereceleri, duyum eşiği kavramıyla ifade edilir.Örneğin, göz, bir mum ışığını karanlık bir gecede elli kilometreden görebilecek görme; kulak, bir kol saatinin tik taklarını altı metreden duyabilecek işitme; ve dil, bir çay kaşığı şekerin yedi litre saf suda eritilmiş tadını alabilecek tad alma duyarlığına sahiptir. Burun,
bir damla parfümün üç odalı bir eve dağılmış kokusunu alabilecek; cilt, bir santimetre yükseklikten yanağa düşen bir arının kanadını hissedebilecek duyarlıktadır. Duyarlık dereceleri, duyu organlarının ortama yapmış oldukları uyuma göre değişir.
Ortama uyum yapmış bir duyu organının, algılamayı nasıl etkilediğini denemek için, üç kap alın ve bunlardan birini elinizin dayanabileceği sıcaklıkta suyla doldurun. Diğer iki kaptan birine soğuk, diğerine ılık su koyun. Sağ elinizi sıcak su, sol elinizi soğuk su dolu kaba sokarak üç dakika tutun. Sonra her iki elinizi birden ılık su dolu kaba sokun. Sonucun ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Aynı uyarıcıyı (ılık su) sağ eliniz soğuk, sol eliniz ise sıcak bulur.
İLK İŞLEM
Duyu organlarından gelen sinirsel akımlar sinir sisteminin değişik yerlerinde son bulur ve bu noktada, sinir sistemi girdiler üzerinde işlem yapmaya başlar. Sinir sistemi, bu işlemleri kendi kapasitesi içinde yapar.
Kanal kapasitesi, sinir sistemine ulaşan bütün uyarımların işleme giremediğini, sinir sisteminin belirli bir kapasitesi olup, yalnızca bu kapasite sınırları içerisinde girdiyi işleyebildiğini ifade eder. Örneğin, göz saniyede 5 milyon bitlik bilgi aktardığı halde, sinir sistemi ancak 500 bin bitlik bir bilgi işleyebilir.
Yorgunluk, o anda içinde bulunulan heyecan durumu, organizmanın o andaki gereksinmeleri ve güdüleri, sinir sisteminin işleyişini etkiler. Ayrıca, belirli fizyolojik dönemler de, sinir sisteminin işleyişini etkiler. Kadınların adet günlerinde ya da gebelikleri sırasında daha gergin, daha duyarlı olmalarını ve genellikle aldırış etmedikleri olay ve durumlara, bu dönemlerde daha şiddetle tepkilerde bulunmalarını,fizyolojik dönemlere örnek olarak gösterebiliriz.
Özetle, ilk işlem olarak adlandırılan bu bölümde, sinir sistemi, girdi uyarıcıları bir türlü kod açma sürecine tabi tutar ve bu kod açma, sinir sisteminin genel kapasitesi ve organizmanın o anda içinde bulunduğu fizyolojik ve güdüsel koşullar içinde yapılır.
YAŞANTI VE ÖĞRENMENİN GETİRDİKLERİ
Duyu organları kanalıyla sinir sistemine ulaşan duyusal veriler ilk işlemden sonra, organizmanın yaşamı boyunca geliştirmiş olduğu psikolojik süreçlerle etkileşim haline geçer. Yaşantı ve öğrenme ürünü bu etkenler dört temel kategoride toplanabilir. Bunlar: (a) Algıda değişmezlik; (b) Algıda organizasyon; (c) Faal ve algıyı doğrudan etkileyen faktörler ve (ç) Pasif ve algıyı dolaylı etkileyen faktörlerdir.
(a) Algıda Değişmezlik
Nesnelere, simgelere, insanlara ve olaylara verilen anlamlar ve önem dereceleri, geçmiş yaşantılar içinde oluşur. Bu anlamları, uyarıcının kendi değil, o uyarıcının kişinin yaşantı ve amaçlarıyla olan ilişkisi sağlar.
Dış dünya, yani insanlar, olaylar, nesneler ve bunların ilişkilerinden oluşan fiziksel ve sosyal dünya, durağan bir dünya değildir. Tümüyle belirlenmiş koşullar altında, belirgin ve yapılaşmış biçimde karşımıza çıkmaz. Bu nedenle, bireyler dış dünyayla ilişkilerinde, genellikle--merak--, --kuşku-- ya da --kaygı-- denebilecek bir ruh hali içindedirler.
Sürekli değişen bu dünya içinde, insanoğlu --değişmezler-- yaratarak, belirsizliği bir dereceye kadar gidermeye çalışır. Duyu organlarından gelen duyusal veriler son derece karmaşık olarak gelseler de, insan beyni bu karmaşıklığı örgütleyerek algılar. Bu örgütlenmenin bir görünümü, değişmezlik adıyla bilinir.
Duyu organlarından gelen birçok duyuma, anlamlar ve önem dereceleri verilir. Gelen duyusal verilere, her defasında yeni baştan anlamlar vermek yerine, yaşantı boyunca geliştirilen değişmezler kullanılarak, algısal işlem kolaylaştırılmış olur.
Kişinin yaşantısı boyunca geliştirmiş olduğu değerlerin, beklentilerin ve algısal kalıpların tümü, kişinin içinde yetişmiş olduğu kültürden kaynaklanır. Bu kültür değerleri, algılamayı sürekli etkiler.
Basit bir örnek vererek kültürel değerlerin ve beklentilerin algılamayı nasıl etkilediğini gösterelim. Gözün her birine dış dünyanın farklı görüntüsünün düştüğü biliniyor. Sağ ve sol göze gelen görüntüleri denetleme olanağı sağlayan stereoskop denen bir aletle, her iki göze, iki ayrı kişinin yüzleri gösterildiğinde, birey bu iki yüzden farklı bir üçüncü yüz görür. Böyle bir deneyin ilginç yanı, her bireyin diğerlerinden farklı bir yüz görmesidir. Bireyler, sağ ve sol gözlerine gelen farklı yüzlerin, --kendilerine göre-- önemli olan özelliklerini bir araya getirerek, yeni bir yüz oluşturmaktadırlar. Gördüğü
yüz özelliklerini, her birey kendi yaşantısı içinde anlamlandırdığından,
ortaya çıkan yeni yüz, herkes için farklı olmaktadır. Sağ ve sol göze verilen resimler, bu denemeye girmiş olan kişilere, daha sonra ayrı ayrı çıplak gözle gösterildiğinde, çoğu denek, stereoskop aracılığıyla kendilerinin yaratmış olduğu --sentez yüzü-- daha --güzel--, daha --cana yakın--ve --anlamlı' bulmuştur.
İlk kez karşılaşılan kişilere, değişmezlik kavramının etkisi altında, çeşitli sorular sorularak, onlar, belirli kalıplara, değişmezlere sokulmaya çalışılır: --Nerelisiniz, efendim?--, --Ne işle meşgulsunuz beyefendi?--,--Evli misiniz, kaç çocuğunuz var?,-- --Kaç yaşındasınız?--,--Nerede oturursunuz?-- Uğraşını söyleyen kişi --işportacı-- ise bir kalıba,--doktor-- ise başka bir kalıba sokulur ve farklı ilişkiler kurulur. Nereli olduğu da, değer sistemini harekete geçirir: Karşısındaki
Kayserili ise başka, Nevşehirli ya da Çorumlu ise daha başka biçimde değerlendirecek kişiler vardır. Yaşla, evli ya da bekar oluşla da ilgili birçok kalıp ve --değişmezlik-- bulunur. Bunlar aracılığıyla insanlar sınıflara ayrılır ve böylece --belirlenmiş-- bir dünya yaratılır.
(b) Algıda Organizasyon
Algısal örgütlenme, sadece değişmezlik kavramı içinde tutulamaz. Şekil ve zemin, algısal kümeleme ve yapılaştırmada önemli kavramlardır. Algılanan nesneler, kişiler, olgular ya da ilişkiler, bir zemin üzerinde algılanır.Zemini arkada bırakıp, algısal alanda birinci plana çıkan, dikkati daha çeken, toplayan uyarıcıya --şekil--adı verilir.
Cümle içinde kullanılan kelimelerin yeri, cümledeki hangi anlam öğesinin şekil, hangisinin zemin olacağını bir ölçüde belirler.
Çocuk hamurdan bebek yaptı,
cümlesi dört kelimeden oluşmaktadır. Bu kelimelerin yeri değiştirilerek cümle farklı biçimlerde söylenebilir:
Hamurdan bebek yaptı çocuk.
Bebek yaptı çocuk hamurdan.
Bu cümlelerde farklı anlam öğeleri şekil ve zemin rollerini alır.Örneğin, ikinci cümlede bebeğin hamurdan yapıldığı vurgulanmakta, bir başka deyişle, hamur özelliği birinci plana çıkarılmakta, çocuk ve onun faaliyeti, zemini oluşturmaktadır. Üçüncü cümlede vurgulanan ise, çocuğun bebek yaptığıdır, cümledeki diğer öğeler, bu anlama zemin oluştururlar.
(c) Faal ve Doğrudan Etkileyen Faktörler
Bir olayla ya da kişiyle karşılaşıldığında, beklentiler o olay ya da kişinin algılanışını etkiler. Beklentiler, algısal sürecin o denli doğal bir parçasıdır ki, başlangıçtaki beklentilerin çoğu kez farkında olunmaz. Algılamayı etkileyen beklentilerin çoğu, kişilerin almış oldukları sosyal roller ve bu rollere bağlı değerlerle ilişkilidir.Sosyal roller ve değerlerin dışında da, kişinin kendine özgü geçmiş yaşantıları, kişisel beklentileri vardır.
(ç) Pasif ve Dolaylı Etkileyen Faktörler
Konuşulan dilin özellikleri, algılamayı etkiler mi? Böyle bir etki söz konusuysa, bu etki nasıl ve nerede kendini gösterir? Kişinin içinde yetişmiş olduğu dilin kelime haznesi ve bazı yapısal özellikleri, kişiyi bazı konuları algılamaya daha duyarlı, daha yatkın yapabilmektedir.
SON İŞLEM: ALGISAL ÜRÜN - ALGIDA SEÇİCİLİK
Sinir sisteminin işleminden geçen duyusal veriler, yaşantı ve öğrenme getirimleriyle etkileşimde bulunarak bir seçilmeye uğrarlar. Kişi, duyu organlarına ulaşan bütün uyarıcılara tepkide bulunamaz. Gelen uyarıcılardan birkaçı üzerinde odaklaşır. Bu algısal odaklaşmaya dikkat adı verilir.
Duyu organlarına ulaşan uyarıcıların, farkında olunsa da, olunmasa da,
belirli bir biçimde kaydedildiğine işaret eden kanıtlar vardır.Hiç kokteyle gittiniz mi? Birçok kişinin aynı anda konuşmasından doğan gürültünün arasında, sadece bir kişinin konuşmasını dinleyebilmekteyiz. Başkalarının konuşmalarını duymadığınızı sanırken, odanın öbür ucunda birinin sizin adınızı söylediğini anında duyabilirsiniz. Bu gözlem, algısal sistemdeki mekanizmanın, o anda kişiyle--ilişkin-- olmayan bilgileri filtrelediğini, fakat --ilişkinlik derecesi--
artınca, algı kanalını açtığını gösterir.
DOĞAN CÜCELOĞLU |